10 Ağustos 2017 Perşembe

Roma: Yürümekle Yollar Aşınmaz

02:08

   Blogu güncel tutmak bu işe girenlerin boynunun borcuymuş. Madem öyle ben de en az 2-3 günde bir yeni yazı yazayım dedim ama bu sıralar Aleyna Tilki dinleyip cup cup denize atlamaktan başka bir şey yapmadığım için ne yazsam bilemedim. Sonra dedim ki, "yahu sen bu güne kadar annenin deyimiyle "it ayağı yemiş gibi" gezdin durdun, yaz işte gidene kadar birkaç yer." Ve nedense bu seriye aşkı kalbimde bir sızı olarak kalan Barselona'dan değil, bizi sürprizlerle karşılayan Roma'dan başlamak istedim. Buyrunuz efendim.




   Yıl 2013, ben bir yandan Amanpour olma hayalleriyle çift anadal yaparken, bir yandan hayatımda ilk defa çalışıp para biriktirmeyi deniyorum. Okulda 12 ders alıp aynı saate denk gelen 3 sınava birden Hermonie'nin zaman döndürücü kolyesi olmadan girerken, bir yandan havuzda çocukları giydirip saçlarını kurutuyorum. Neden? Para biriktirip o esnada Çek Cumhuriyeti'nde (şimdi Çekya oldu ama bana çekyatı çağrıştırdığı için bir gülme geliyor, söyleyemiyorum) erasmus yapan canım arkadaşım Arda'yla yazın sonunda Galatasaray'dan sonraki Avrupa fatihi olabilmek için. Nitekim olduk da. Şimdi size biraz bu gezideki ikinci durağımız olan, en güzel duyguların katili Roma'dan bahsedeceğim.

   Roma'ya indiğimiz andan itibaren bir gariplik vardı, havaalanından dışarı adımımızı atar atmaz İtalyanca konuşmalarına rağmen hala Türk olmadıklarına inanmadığım taksiciler sardı etrafımızı. Tabii bizi yabancı sandılar, halbuki biz Türküz, hemen kurtulduk onlardan. Sonra şehir merkezine giden en ucuz otobüsü bulduk. Bu sefer de zaman konusunda kafamız karıştı çünkü otobüs biraz eskiydi. Yani biraz dediğim, Ah Nerede filminde Tarık Akan'ın Gülşen Bubikoğlu'nu taciz ettiği otobüs gibi o kadar söylüyorum. Neyse sonuçta o otobüse bindik ve şehir merkezi olduğu iddia edilen Termini istasyonuna geldik. Otobüsten inip Arda'yla aynı anda birbirimize bakarak "Ulus'a geldik galiba, Atatürk heykeli nerde?" dedikten iki saniye sonra gördüğümüz "Boğaziçi Dönercisi" bize adeta münasip bir yerleriyle gülüyordu. Dedim sakin, her şehrin bir Ulus'u vardır bir türlü içinden uğurlayamadığı... İstasyonun içine girdik, kendimize metro bileti alıp hemen arkadaşımızın "Ben baktım lokasyonuna ya, çok yakın şehir merkezine" dediği otelimize gidip gerçek Roma'yı görecektik. Bilet almaya çalışırken Pakistanlı bir teyzenin tüm iyi niyetiyle bana yardımcı olmaya çalıştığını sanarak kaptırdığım paranın bile moralimizi bozmasına izin vermedik ve şehir merkezine çok yakın olduğuna yürekten inandığımız otelimize doğru yola çıktık. Artık tek yardımcımız Arda'nın navigasyonuydu, çünkü bizde Pakistanlı teyzelere kaptıracak başka para yoktu. Metro haritasına baktık ki, otelimize gitmek için iki aktarma yapmak gerekiyordu. Olsundu, şehir merkezine o kadar yakın olmasa da en azından metroyla gidilebiliyordu. Ya da biz öyle sanıyorduk. 

   İkinci aktarmadan indiğimiz yer sanırım Roma'nın terkedilmiş bir bölgesiydi. Çünkü 3 gün boyunca orada bizi takip garip tipli adamlardan başka kimseyi görmedik. Ama otelimiz öyle miydi? Değildi, çünkü metrodan indiğimiz yere yürüyerek yarım saatten fazla sürüyordu. O saatleri pek hatırlamak istemiyorum, benim "Arda bu işte bi' yanlışlık var", Arda'nın "Buse gidiyoruz işte burayı gösteriyo n'apıyım" serzenişleri eşliğinde biz oteli bulduk. Daha doğrusu daireyi. Otel 4 odalı arkadaşlar, apartman dairesinin 4 odasını otel yapmışlar. Kapıdan girdik, geniş bir hol ve 4 oda, hepsinin birer ismi var: Passion, Love, Joy ve Glory. Aha dedim, acaba burası da Ankara'nın?... Ama değilmiş. Neyse biz Joy'da kalıyoruz. Resepsiyondaki tek kelime İngilizce bilmeyen adam bizi odaya alıyor ve biz şok! Bizim evin salonunun iki katı bir oda, içinde bir adet çift kişilik, iki adet tek kişilik yatak, iki masa, iki banyo, iki tuvalet, televizyon ve minibarı zaten söylemiyorum. İtalyanca bilmememize rağmen bize sürekli bir şeyler anlatan adamın sesleri giderek boğuklaştı, Arda'yla yine birbirimize baktık, konuşmadık ama aynı şeyi düşündük: Bu sefer gerçekten bu işte bi' yanlışlık var. Çünkü biz oteli o kadar ucuza bulduk ki, o paraya o odada kalmamız imkânsız. O arada resepsiyon görevlisi amca "kumanda" filan demeye başladı, aha dedim Türkçe'ye döndü galiba, meğer kumanda İtalyanca'da da kumandaymış. Neyse adam elimize bi kağıt tutuşturdu, sabah kahvaltıda yemek istediklerimizi işaretleyip verdik, çünkü kahvaltı odaya geliyormuş arkadaşlar. Evet, kesin bu işte bir yanlışlık vardı ya da yürüdüğümüz yollar için Papa bizi ödüllendiriyordu. 

   Adam odadan çıktı, Arda'yla ben kendimizi o yataktan bu yatağa atıyoruz kırlarda koşan Heidi gibi ama açız, Heidi'lik de bi' yere kadar, bize keçi peyniri veren dedemiz yok. Başladık yakınlarda yemek yiyecek makul bir yer aramaya ama o da yok. Tek alternatifimiz 500 metre ilerideki Mc Donald's. Biz dağları aşmışız, 500 metre ne ki... Zaten ben yemek konusunda yeni şeylere kapalı düz bir öküz olduğum için, beni bıraksan her yerde Mc Donald's yerim, oyuncaklı menü alırım. Ama Arda öyle değil, bilinçli bir gezgin, her yerde lokal yemekleri denemek istiyor, fast fooddan da halihazırda nefret ediyor. Tüm bunlara rağmen o hamburgeri ikimizin de öyle bir yiyişi vardı ki, yani allah gerçekten kimseyi açlıkla sınamasın. 



   Karnımız doyunca gözümüzün önü açıldı tabii, bakalım dedik biz gerçekten nerdeyiz. (bana göre hala Türkiye'de olma ihtimalimiz var çünkü) Aaa bir de ne görelim, ayol biz Vatikan'ın dibindeyiz. Metrodan otele yürüdüğümüzden daha yakın. Yürür müyüz? Yürürüz. Yürüdük de, ama Vatikan, Aşk Çeşmesi ve Roma'nın geri kalanını part 2'de anlatacağım. Çünkü buraya kadar bile okuduysanız büyük sabır, teşekkür ederim :) 

Bu arada kaldığımız oteli bu linkten inceleyebilirisiniz: http://www.dreamsofrome.com/http://www.dreamsofrome.com/

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Avrupa Gönüllü Hizmeti (AGH): Buse'nin Yolu

16:21

   Karar Verdiysen, İyi Düşündüysen, Ben Sonradan Hiç Pişman Olmam Diyorsan...


   Evet, resmi olarak ilk yazıma başlıyorum. Bu yazıda sizlere AGH'nin ne olduğunu kendimce anlatmaya çalışacağım. Yazıya başlamadan önce bu konuda yazılmış bazı blogları inceledim ama karar aşamasındakiler için biraz eksik kaldıklarını gördüm. Projelerin ve gönderici kuruluşun nasıl bulunacağı, motivasyon mektubunun nasıl yazılması gerektiği, vize süreci vb. hakkında halihazırda birçok bilgi var. Tabii ki bunlardan da bahsedeceğim ama öncelikle uzun dönem AGH yapmaya karar vermeden önce neleri göz önünde bulundurmanız gerektiğinden başlamak gerekir 
diye düşünüyorum.


   Dürüst olmak gerekirse, ben bu işe başlarken tek isteğim buralardan gitmekti. Gitmek için alternatifleri araştırdım ve en uygun yolun AGH (EVS) olduğuna karar verdim. Projeleri araştırmaya başladığımda tek kriterim büyük bir şehirde ve olabildiğince uzun dönem olmasıydı. Araştırmalarım sonucunda projelere gönderici kuruluşunu halihazırda bulmuş olarak başvurmanın büyük bir artı olduğunu öğrendiğimden, hiçbir projeye başvurmadan gönderici kuruluş arayışına girdim. Google'da kısa bir arama yaparak Ankara'daki Gençlik Servisleri Merkezi'nin kapısını çaldım ve "benim gönderici kuruluşum olur musunuz?" dedim. Onlar da "hay hay" dediler ve ben o güınden sonra Gençlik Servisleri Hizmeti'nin bilgileriyle birlikte başvurularıma başladım. Eylül 2016'da başvurularımı yapmaya başladım. Önceleri içimdeki gitmek hırsıyla projelerin konularına çok da dikkat etmeden, sadece yukarıda belirttiğim iki kriteri göz önünde bulundurarak deyim yerindeyse önüme gelen uzun dönem projeye başvuruyordum. Bu sırada da daha önce AGH yapmış olanların deneyimlerini, yaşadıklarını, bu programın artılarını ve eksilerini araştırmaya devam ediyordum. Üst üste red cevabı almaya başladıktan sonra "Buse bi'sakin" dedim, "Bu iş böyle olmayacak..."
   
   Birçok yerde motivasyon mektubunun yanında ufak bir video çekip başvuruya eklemenin çok daha yararlı olduğunu okumuştum. Girdim baktım ki, herkes hazır şablonlarla amatör videolar hazırlamış. "Ayol ben ajansta çalışıyorum, benim aslan iş arkadaşlarım bana bunların âlâsını çeker" diyerek Bora ve Ayhan Abi'nin yakasına yapıştım. Onların desteğiyle videomu da hazırladıktan sonra projeleri daha iyi incelemeye, işimle daha alakalı olanları seçmeye ve -burası çok önemli- her biri için ayrı ayrı motivasyon mektubu yazmaya başladım.
   
    İlk önce Litvanya'da bir projeden kabul aldım, fakat oradaki gönüllülerle konuştuktan ve ortamı biraz araştırdıktan sonra orada mutlu olamayacağımı düşünüp teşekkür ederek reddettim. Kişinev'de gazetecilikle ilgili bir proje için çok uğraştım, kabul edilmedim. Derken, bana olumlu dönüş yapan kuruluşlar çoğaldı, Skype görüşmeleri yapmaya başladım ve yavaş yavaş seçilen değil seçen bir konuma geçtiğimi farkettim. İki paragrafa sığdırmaya çalışsam da, yaklaşık 6 aylık bir süreçten bahsediyorum. Çünkü uzun dönem AGH (EVS) yapmak istiyorsanız sabırla yeniden denemeniz gerek. Her yeni başvuru sizi diğerine hazırlıyor. Kuruluşların gönderdiği anketler, sizden bekledikleri, şartları nasıl değişiklik gösteriyor, sizin beklentilerinizle onların beklentileri ne kadar uyuşuyor gibi değişkenleri göz önünde bulundurmayı zamanla öğreniyorsunuz. Bu gün karar verdim, önümüzdeki ay gideyim gibi bir şey söz konusu değil. İyi ki de değil, çünkü başlıkta da açıkladığım gibi hayatınızın 1 senesini geçireceğiniz yere ve işe karar vermek aslında riskli bir karar, hem de yurtdışında.




   Bu şekilde, daha bilinçli olarak arayışıma devam ederken karşıma bir ilan çıktı: P60 Amstelveen. Müziği ve eğlenmeyi seven, gece vardiyasında çalışmayı sorun etmeyecek birini arıyorlardı. Hem de Amsterdam'a yarım saat uzaklıkta. Allahım dedim sana geliyorum. En özenli ve hevesli motivasyon mektubumu yazdım, aşırı afilli videomu da başvuruma ekleyip yolladım ama ne dualar, ne adaklar anlatamam... Olmaz ya diyorum, ya olursa... O kadar istedim ki ve hayatta ilk defa bu kadar çok istediğim bir şey oldu. Birkaç hafta sonra ilk elemeyi geçtiğimi, benimle Skype görüşmesi yapmak istediklerini söyleyen bir mail aldım. Evren de gitmemi istiyordu, ilk defa evrenle aynı anda aynı şeyi istemiştik, evreni o an o kadar sevmiştim ki, çocuğum olsa adını evren koyacaktım. Skype görüşmesinden önce yine kendimle konuşmaya başladım: "Kızım, evladım, sakin ol, kendin ol. Kasma çok. Ne sorarlarsa dümdüz cevaplar ver, kıvırmadan. Olacaksa temiz olsun, kem küm etme, dan dan aklına ne gelirse söyle. Onlar bildiklerinden mi oynuyo kalk oyna!" dedim. 

    Ve bingo... 
   
    Yukarıda bahsi geçen gönderici kuruluşum yoğunluğundan dolayı beni Uluslararası Gençlik Aktiviteleri Merkezi Derneği (IYACA) 'ne yönlendirdi. İyi ki de öyle olmuş, kısa bir panikten sonra daha emin ellerde olduğumu farkettim ve daha gitmeden yardımlarını ve desteklerini hissettim. Onlara da buradan çok teşekkür ederim. 

  Sonrası kabul, vize, bilet derken işte buradayım. 1 Eylül'de yolcuyum. Hem çok mutluyum, hem çok korkuyorum. Hem çok heyecanlıyım, hem çok tedirginim. Hayatımın hiçbir aşamasında bu kadar uç duyguları bir arada yaşadığımı hatırlamıyorum. Erasmus kolaydı; git ders çalış, gez-toz geri dön. Bu sefer daha farklı. Artık 20 yaşında bir öğrenci değilim, kararıma herkes şüpheyle yaklaşıyor, çok daha uzun bir süre için gidiyorum ve yanımda bir sürü sorumluluk götürüyorum. 



   Buraya kadar okuduysanız farkettiğiniz üzere, Google'da iki tıkla bulabileceğiniz genel bilgileri tekrarlamak yerine kişisel deneyimlerimle harmanlayarak kendi gözümden açıklamaya çalıştım AGH (EVS) 'yi. Ama şunu söylemekte fayda görüyorum: Para ya da başka çıkarları tamamen gözden çıkarıp hayata kültürel ve deneysel gözle bakmak için bir fırsat olarak değerlendirmediğiniz sürece AGH (EVS) size göre değil. En azından bence. 

   Yararlı Linkler:

   European Youth Portal (Resmi Site)

   Find EVS

   Adım Adım AGH

(..ve Facebook arama kısmına "EVS" yazdığınızda karşınıza çıkacak bilimum Facebook grupları)

5 Ağustos 2017 Cumartesi

Nerden Çıktı Şimdi Blog Filan?

23:21

   Yazmak benim için bir hobi olmaktan çıkıp iş haline geldiğinden beri kendim için yazmayı bırakmıştım. Şimdi işi bıraktığıma göre, kendim için yazmaya dönebilirim diye düşündüm ve bu blogu açtım. Peki bu blogda neler olacak? Aslında her ne kadar günümüz sosyal medya uzmanları(!), illa da spesifik bir konunuz olsun, hedef kitleniz belli olsun diye tuttursa da; benimki birazcık "paşa gönlüm ne isterse" tadında ilerleyecek. Şimdilik hayatımdaki en önemli gelişmeyle, yani EVS ile başlayacağım. Sonraki günlerde yaptığım seyahatlerin her birinden ve Amsterdam'daki yaşamımdan içerikler yaratmaya çalışacağım.



   Bu girizgahtan sonra EVS meselesine de kısaca ucundan dokunmak gerekir diye düşünüyorum:

   Avrupa Birliği Gönüllü Hizmeti (AGH) ya da İngilizce adıyla European Voluntary Service (EVS); tek şart 18 yaşından büyük, 30 yaşından küçük olmak. Gerisi tamamen sizin elinizde. Nasıl mı? Yukarıda da söylediğim gibi, bu blogda süreci elimden geldiğince basit ve anlaşılır şekilde açıklamaya çalışacağım. Çünkü 4 sene önce erasmustan döndükten sonra hocalarımın ricası üzerine yazdığım ve okul sitesinde yayınlanan yazım bu gün bile okunuyor ve benim mail kutum erasmusla ilgili sorularla dolup taşıyor. Yani bu tür konularda kafalar biraz karışık. Üstelik EVS, öğrenciyken okul değişimi yapmaktan çok daha karışık ve uzun dönem düşünenler için riskli bir süreç.



   Öncelikle belirtmeliyim ki EVS, uzun zaman ve sabır isteyen bir süreç. Nihai sonuca ulaşmak için biraz inatçı olmanız, biraz da araştırmacı yönünüzün kuvvetli olması gerekiyor. Bu blogda sizlerle bu sürecin adımlarını, başvuru öncesi düşünmeniz gerekenleri, proje seçiminde nelere dikkat etmeniz gerektiğini, motivasyon mektubunu nasıl yazmanız gerektiğini ve EVS projem başladıktan sonraki hayatımı paylaşmayı planlıyorum.

   Sanırım burası kendimi tanıtmam gereken yer: Adım Buse, 26 yaşındayım, işimi bıraktım, 1 Eylül 2017'de Hollanda'nın Amstelveen kentindeki uzun dönem gönüllülük sürecim başlıyor, 1 yıl boyunca   http://www.p60.nl/ burada ne iş olursa yapacağım.

   Kimine göre şımarıklık, kimine göre işsizlik, kimine göre macera, kimine göre gereksiz... Bana göre bir mola, bir çıkış yolu, belki başlangıç, belki de son ama kesinlikle yaşanması gereken bir tecrübe.

   Şimdilik bu kadar. Umarım bu konu hakkında kafasında soru işareti olanlara yardım edebilir, böyle bir nimetten henüz haberi olmayanlara da duyurabilirim.